17 Kasım 2013 tarihli gazeteleri okuduğunuzda göreceksiniz olanları. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, T.C. Başbakanı, Diyarbakırda Barzani ile miting yaptı, birkaç yıl önce kendisine galiz küfürler eden belediye başkanıyla el ele tutuştu, Irakın kuzeyine Kürdistan dedi, vs vs...
Uluslararası münasebetlerde ne kalıcı dostluk ne de sürekli düşmanlığın olmadığını biliyoruz elbet, moron değiliz çok şükür. Gel gelelim başımızdaki yöneticilerimizin dış politikada bu kadar zikzak yaptığını görmemiştik. Dış politikanın iç politikada bu kadar kullanıldığını ise ne görmüş ne de duymuştuk.
Tamam, gerçekçi politika gereği ülkelerin tavırlarında zaman zaman değişiklik olabilir fakat; bu kadar kıvırma, tükürdüğünü bu kadar çabuk yalama kabiliyeti, Irakın kuzeyindeki bir Kürt Devletinin Türkiyeye tehdit olmayacağını, aksine Türkiyenin menfaatine olacağını savunan beni bile bir hoş etti.
Gelelim iç politikaya ve açılım laflarına. "Laflarına" diyorum çünkü bugüne kadar eylem görmedik, hep laf işittik. Hükümet, fırsatını bulduğunda temel hak ve özgürlükleri nasıl da sınırlama, hatta yok etme eğiliminde olduğunu defalarca gösterdi. Seküler yaşam tarzına düşman olduğu aşikar. Bu meclisten, bu hükümetten demokrasi, hak ve özgürlük bekleyenler, ne içtiyse söylesin belki bize de faydası olur.
Şivan Perverin İboyla konser vermesi, başbakanın belediye başkanıyla el ele tutuşması, memleketin Kürt sorununu çözmeye yönelik eylemler değildir. Bunların hepsi, geçtiğimiz Haziran ayında gerilimi tırmandırarak yobaz seçmene oynayan, bir hafta memleketi kızlı erkekli yaşanan evler tartışması üzerinden sinir hastası yapan ve kendi seçmen tabanında safları sıklaştıran başbakanın, demokrasi havarisi gibi görünüp yerel seçimlerde oy kapma taktiğidir. Türkiyenin doğu ve güney doğusunda etkin olan Apoya karşı Barzani kartını yutturma çabasıdır. Biliyoruz ki hiçbir oyunda Vale, Papazı yemez. O yüzden Barzani hamlesi tutmayacaktır. Politikacılar, her zamanki gibi "bul karayı al parayı" yapıp el çabukluğuyla vatandaşı çarpma derdindedir. Bölgede gereksiz ve tehlikeli bir beklenti yaratan, Türkiyede oldukça tehlikeli olabilecek bir etnik siyaset kazanının ateşini sürekli harlayan başbakan, hatasını anladığında iş işten geçmiş olacaktır.
O gün geldiğinde Türkiye, tüm kurmayları TCG Hasdal'a bindirilmiş donanmasının caydırıcılığından yoksun bir halde uluslararası ilişkiler terazisinin kefesinde hafif kalacak, dış destekle terörist saldırıları yeniden başladığında ise bugüne kadar bir orduya komuta etmemiş, tombaladan çıkmış Genelkurmay Başkanı ile askeri bir operasyon yapamayacaktır.
Dünya, üzerinde Türkiye olsa da olmasa da, Ortadoğuda barış olsa da olmasa da, Türkler ve Kürtler olsa da olmasa da dönmeye elbet devam edecektir. Sonumuz hayrolsun.
17 Kasım 2013 Pazar
18 Ekim 2013 Cuma
Kutlu Bayramlar
TCG Hasdal'ın mürettebatı bu bayramı da mahpus geçirecekmiş, deliller sahte, yargılama göstermelikmiş, ne gam !!!
Çan kulesinin gölgesindeki evinin banyo küvetinde gizli gizli keseceği kurbanını, o mürettebat sayesindedir ki açıkta kesiyor millet.
İşte o milletin bir kısmı bugün, lacivert üniformaya taparken, haki, gök mavisi ve beyaza söver hale gelmiş. Al bayrağa ve Atatürk'e saydırmayanı koğuşta sayar hale gelmişiz.
Hür bayramımız kutlu olsun. İbadetler, dualar kabul olsun. Daha kötü olmadan, millet bu yaptığından pişman olmadan memleket doğru yolu bulsun dilerim.
İçeridekilere ve yakınlarına ise ancak ve ancak sabır dilerim.
Mutlu bayramlar.
Çan kulesinin gölgesindeki evinin banyo küvetinde gizli gizli keseceği kurbanını, o mürettebat sayesindedir ki açıkta kesiyor millet.
İşte o milletin bir kısmı bugün, lacivert üniformaya taparken, haki, gök mavisi ve beyaza söver hale gelmiş. Al bayrağa ve Atatürk'e saydırmayanı koğuşta sayar hale gelmişiz.
Hür bayramımız kutlu olsun. İbadetler, dualar kabul olsun. Daha kötü olmadan, millet bu yaptığından pişman olmadan memleket doğru yolu bulsun dilerim.
İçeridekilere ve yakınlarına ise ancak ve ancak sabır dilerim.
Mutlu bayramlar.
25 Eylül 2013 Çarşamba
Neşet Ağam Üzerine
Klişedir: "Bugün takvimlerimiz falanca günü gösteriyor"
Bugün takvimlerimiz ne günü gösteriyor bilmem de ben takvime baktığımda kayıp görüyorum. Yitik insanlar, ruhlar ve teessür dolu bir cihan görüyorum.
Neşet Ertaş öleli (!) bir tam yıl olmuş diyor biz fanilerin takvimi. Neşet Ağam öldü mü ki hakikaten?
Geçen yıl bugün, ben de pekala Neşet Ağamın öldüğünü söylerdim size lakin bugün o kanaatte değilim.
Biliyorum ki Anadolu Halk Ozanı, Feylesof Neşet Ertaşın gidişi ölüm değil. Ölüm benim gibi basit, çözülmesi kolay beşere mahsus. Neşet Ertaşın gidişi ise ahirsiz ömründe bir durak, etten, kemikten binitinden sıyrılış sadece. Bizim doğum ve ölüm dediğimiz iki durak arasında kullandığı vasıtasını değiştirmekten ibaret. Ölüm durağında indi, vesaitinden sırada bekleyenine bindi Garip. Bize de o durağı geçince Ustayı kovalamak vazifesi düşecek mi bir gün? Biz de beşerlikten insanlığa geçebilecek miyiz? Bilmem.
Ama bilirim ki,
-Mevlam ayrılık vermesin gökte uçan kuşa,
-Aslı bozuk deme gel şu insana,
-Zengin isen ya bey derler ya paşa
diyen adam ölmez arkadaş. Ölüm yıl dönümü dediğin geride kalanın, gidene değil de kendine üzülmesidir.
Öyleyse kendi yasımızı tutalım bugün.
Bugün takvimlerimiz ne günü gösteriyor bilmem de ben takvime baktığımda kayıp görüyorum. Yitik insanlar, ruhlar ve teessür dolu bir cihan görüyorum.
Neşet Ertaş öleli (!) bir tam yıl olmuş diyor biz fanilerin takvimi. Neşet Ağam öldü mü ki hakikaten?
Geçen yıl bugün, ben de pekala Neşet Ağamın öldüğünü söylerdim size lakin bugün o kanaatte değilim.
Biliyorum ki Anadolu Halk Ozanı, Feylesof Neşet Ertaşın gidişi ölüm değil. Ölüm benim gibi basit, çözülmesi kolay beşere mahsus. Neşet Ertaşın gidişi ise ahirsiz ömründe bir durak, etten, kemikten binitinden sıyrılış sadece. Bizim doğum ve ölüm dediğimiz iki durak arasında kullandığı vasıtasını değiştirmekten ibaret. Ölüm durağında indi, vesaitinden sırada bekleyenine bindi Garip. Bize de o durağı geçince Ustayı kovalamak vazifesi düşecek mi bir gün? Biz de beşerlikten insanlığa geçebilecek miyiz? Bilmem.
Ama bilirim ki,
-Mevlam ayrılık vermesin gökte uçan kuşa,
-Aslı bozuk deme gel şu insana,
-Zengin isen ya bey derler ya paşa
diyen adam ölmez arkadaş. Ölüm yıl dönümü dediğin geride kalanın, gidene değil de kendine üzülmesidir.
Öyleyse kendi yasımızı tutalım bugün.
19 Eylül 2013 Perşembe
"Benim Başörtülü Bacım" diye diye
Yakın zamanda bazı kadınlar türedi; ellerinde pankart oluyor genelde, bazen de bağırıyorlar.
Ya da kılık kıyafet ile dillendiriyorlar arzularını, kınıyorlar onlar gibi olmayanı, onlar gibi giyinmeyeni, onlarla aynı fikirde olmayanı.
Mevcut düzen yerine şeriat devleti isteyen kadınlardan bahsediyorum. Şimdilerde kuşa çevrilse de modern cumhuriyetin "kadın" dedikleri, kendilerini "avrat" yapacak yolda ilerlensin istiyor ısrarla. Bu kadınlara, hedefe ulaşırlarsa neler olacağını hatırlatmak lazım:
1. Oy hakkınız olmayabilir ve o çok sevdiğiniz bıyıklıları seçme özgürlüğünüz olmaz,
2. Seçme hakkı olmayanın seçilme hakkı hiç olmaz, ne yapıp ne yapmayacağınıza bıyıklılar karar verir,
3. Eş seçme hakkınız olmayabilir, ona da bıyıklılar karar verir,
4. Üstünüze bir veya daha fazla kuma gelebilir, kuma kuma oturur bıyıklınızın dedikodusunu yaparsınız,
5. Miras hakkı mı, o da ne? Bıyıklılar onu da düşürdü mü yarıya,
6. Motorlu ya da motorsuz bir taşıtı kullanamayabilirsiniz, gerçi trafikle aranız zaten iyi değil,
7. Yanınızda birinci dereceden akrabanız bir bıyıklı olmaksızın seyahat edemezsiniz,
8. Her şeyi başörtüsüne bağlıyorsunuz ya, hah işte. Şeriat gelirse öyle bir derdiniz kalmayacak, üniversiteyi toptan unutun,
9. İki çift lafla kendinizi boşanmış bulabilirsiniz ve mahkeme yok !!! Ne diyelim, boyu devrilsin o bıyıklının,
10. Sokağa çıkma yok, seyahat yok, kıyafet özgürlüğü yok, diploma yok. O zaman iş, maaş, çalışma da yok. Hep bu seyahat engeli olmayan, B sınıfı ehliyet sahibi, prezentabl (!) bıyıklılar yüzünden, cık cık cık.
Bu liste uzar gider. Aç gözünü bacım, kandırıyor seni bu bıyıklılar. Kendi istediklerini hep sen istiyormuşsun gibi gösteriyorlar.
- "Benim başörtülü bacımaaaaaa....... bik bik bik"
Ya da kılık kıyafet ile dillendiriyorlar arzularını, kınıyorlar onlar gibi olmayanı, onlar gibi giyinmeyeni, onlarla aynı fikirde olmayanı.
Mevcut düzen yerine şeriat devleti isteyen kadınlardan bahsediyorum. Şimdilerde kuşa çevrilse de modern cumhuriyetin "kadın" dedikleri, kendilerini "avrat" yapacak yolda ilerlensin istiyor ısrarla. Bu kadınlara, hedefe ulaşırlarsa neler olacağını hatırlatmak lazım:
1. Oy hakkınız olmayabilir ve o çok sevdiğiniz bıyıklıları seçme özgürlüğünüz olmaz,
2. Seçme hakkı olmayanın seçilme hakkı hiç olmaz, ne yapıp ne yapmayacağınıza bıyıklılar karar verir,
3. Eş seçme hakkınız olmayabilir, ona da bıyıklılar karar verir,
4. Üstünüze bir veya daha fazla kuma gelebilir, kuma kuma oturur bıyıklınızın dedikodusunu yaparsınız,
5. Miras hakkı mı, o da ne? Bıyıklılar onu da düşürdü mü yarıya,
6. Motorlu ya da motorsuz bir taşıtı kullanamayabilirsiniz, gerçi trafikle aranız zaten iyi değil,
7. Yanınızda birinci dereceden akrabanız bir bıyıklı olmaksızın seyahat edemezsiniz,
8. Her şeyi başörtüsüne bağlıyorsunuz ya, hah işte. Şeriat gelirse öyle bir derdiniz kalmayacak, üniversiteyi toptan unutun,
9. İki çift lafla kendinizi boşanmış bulabilirsiniz ve mahkeme yok !!! Ne diyelim, boyu devrilsin o bıyıklının,
10. Sokağa çıkma yok, seyahat yok, kıyafet özgürlüğü yok, diploma yok. O zaman iş, maaş, çalışma da yok. Hep bu seyahat engeli olmayan, B sınıfı ehliyet sahibi, prezentabl (!) bıyıklılar yüzünden, cık cık cık.
Bu liste uzar gider. Aç gözünü bacım, kandırıyor seni bu bıyıklılar. Kendi istediklerini hep sen istiyormuşsun gibi gösteriyorlar.
- "Benim başörtülü bacımaaaaaa....... bik bik bik"
9 Eylül 2013 Pazartesi
9 Eylül
Memleketi İzmire ilk giren süvari birliğine komuta etme şerefine nail olmuş, İzmiri kurtarma aşkıyla aylarca harb etmiş ve cılız düşmüş Fahrettin Altay Paşa, 9 Eylül 1922 sabahını anlatıyor:
"Teğmen Enver komutasındaki keşif kolu düşmanın buralardan savuşmuş olduğunu görerek ileri tepelere çıkmış ve harikulade bir manzara ile karşılaşmıştır: Sabah güneşinin tatlı ışıkları altında bir tablo gibi beliren güzel İzmir ve önündeki mavi suları ile Akdeniz ve bunları çevreleyen latif yeşilliklerle yüksek dağlardan terekküp eden bu tabii tabloda biraz kara noktalar körfezdeki ecnebi harb gemileri idi..."Yaşa be Gavur İzmir.
"Teğmen Enver komutasındaki keşif kolu düşmanın buralardan savuşmuş olduğunu görerek ileri tepelere çıkmış ve harikulade bir manzara ile karşılaşmıştır: Sabah güneşinin tatlı ışıkları altında bir tablo gibi beliren güzel İzmir ve önündeki mavi suları ile Akdeniz ve bunları çevreleyen latif yeşilliklerle yüksek dağlardan terekküp eden bu tabii tabloda biraz kara noktalar körfezdeki ecnebi harb gemileri idi..."Yaşa be Gavur İzmir.
Etiketler:
9 Eylül,
Fahrettin Altay,
Gavur İzmir,
İzmir,
süvari
2 Eylül 2013 Pazartesi
Kaybedenler Kulübü
Kaybedenler Kulübünü izledim bu akşam. Memlekette böyle film çekilmiş, haberim bile yok. Nejat İşler iyi oynamış, İdil Fırat döktürmüş. Bak yine akıllı uslu şeyler yazmaya devam ediyorum. Yahu bu filmi yıllarca izlememişim, zaten baştan kaybetmişim, oturmuş sabahın bu saatinde filmi ne kadar beğendiğimi anlatıyorum. E kaybederim tabi.
Arada film izlesene oğlum, bak Kaybedenler Kulübü diye program gerçekten varmış, dinlesene! Yok, televizyon izleme, film izleme, radyo dinleme, anca kitap oku, makamıyla şarkı dinle sen. Bok var, kaybet öyleyse.
Arada film izlesene oğlum, bak Kaybedenler Kulübü diye program gerçekten varmış, dinlesene! Yok, televizyon izleme, film izleme, radyo dinleme, anca kitap oku, makamıyla şarkı dinle sen. Bok var, kaybet öyleyse.
Etiketler:
idil fırat,
kaybedenler kulübü,
nejat işler,
standart
14 Ağustos 2013 Çarşamba
Hekimine sahip çık
http://www.medimagazin.com.tr/ana-sayfa/guncel/tr-hakkaride-doktora-linc-girisimi-video-1-1-52945.html
Yukarıda linkini verdim, bu yazıyı okuduğunuzda hala çalışıyorsa okuyunca kanınızın çekildiğini hissedeceksiniz. Bir şey hissetmiyorsanız, zaten yazının devamını okumanıza gerek yok.
Hatırlıyorum da çocukluğumda, muayeneye ekseriyetle babam götürürdü bizi. Kendisi de bir memur olmasına rağmen, bazıları arkadaşı, kimisi komşusu olan hekimlere nasıl da saygı duyardı. Bu saygı asla dalkavukluk ya da eziklik değildi, gerektiğinde hakkını arardı. ÖSS'ye girinceye dek bana hep tıp fakültesine girmemi telkin etti. Olmadı, tıp yerine bambaşka bir dalı, hukuku tercih ettim.
Birkaç yıldır, hekimlere saldırılarda bir artış var. Çok sevdiğim, saydığım bir yakınım da mesleğini icra ederken silahlı saldırı sonucu yakın zamanda hayatını kaybetti. Ne yaparsam yapayım ne saldırganlarla ne de hekimlerle empati geliştiremiyorum, ne kadar uğraşsam da olmuyor. Hastane başka bir dünya, hekim-hasta ilişkisi ise bambaşka bir şey. 'ŞEY' diyorum çünkü dağarcığımdaki sözcükler, tanımlar ve cümle kurma kabiliyetim, bu tanımı yapabilmeme elvermiyor.
Eski çağlardan beri tanrının yetenekleriyle donatıldıklarına inanılan ve büyük saygı duyulan hekimler ne oldu da halkın gözünden düştü, saygıdeğerliğini yitirdi ve kolay birer hedef ve adeta av haline geldiler?
Bu sorunun yanıtını kapsamlı şekilde vermek zor ve buraya da yazmakla bitmez ancak, yakın geçmişteki bu ürkütücü değişimin elbette hemen görülebilen bazı sebepleri var. Bunun adına "SAĞLIK POLİTİKASI" deniyor. İçinde "politika" sözcüğü geçen her tamlama gibi tiksindirici.
Önce tam gün yasası, mecburi hizmet, sağlıkta özelleşme, akabinde aile hekimliği uygulamasındaki yanlışlar, iş yeri hekimliğinin yaygınlaştırılmasındaki eksikler, hekimlerin ve meslek örgütlerinin yıllar içinde sistemli ve planlı bir şekilde bilerek ve isteyerek itibarsızlaştırılması işleri buraya kadar getirdi. Hekimin, vatandaşın gözündeki saygınlığı ve üstünlüğü zaman içinde yok oldu. Bunların hepsi, hekimlerin kusuru olmaksızın ama kendileri de birer hekim olan bakan ve bürokratlar tarafından yapıldı. Buna bir de ülkenin genel asayiş sorunları eklendiğinde, bu haberleri daha çok okur, görür, izler hale geliyoruz. Fakülte, TUS, asistanlık, askerlik, mecburi hizmet cenderesinden 35 yaşında ancak çıkabilen hekimler, yani ülkenin kalbur üstü zekaya, muhakeme yeteneğine sahip ve yetişmesi diğer meslek dallarına göre oldukça pahalı uzmanları, birkaç dakika içinde tarihin sayfalarına simsiyah kalemlerle işleniyorlar. İyi de neden?
Sorunun cevabı yine tarihte aslında. İktidarları sorgulayan, monarka baş kaldıran asiler, devrimciler, adına ne derseniz deyin 3 (ÜÇ) okuldan çıkar: TIBBİYE, HARBİYE, ve günümüzde hukuku içinden alsalar da MÜLKİYE. İktidarların başını bu üç okul daima ağrıtır, iktidarın istediği ara elemanı yetiştirmez bu kurumlar. Öyleyse ne yapmalı? Yürüdüğünde kimse peşinden gitmemeli. Halkla bunları düşman etmelisiniz ki önderlik yapamasınlar. Kendi can dertlerine, geçim sıkıntısına düşmeliler ki hiçbir şeyi sorgulamasınlar. Dün Elbistandı, bugün Hakkari, yarın kim bilir neresi olacak. Gidişat belli, çözüm belli ama bir o kadar da zor.
Hekimler çok mu meraklı bunları yaşamaya, bu eziyetlere katlanmaya? Seçenekleri yok. YOK. Hem ettiği yemin hem de mevzuat gereği kendisini sorumlu hissediyor ve mümkün olduğunca her hastaya bakmaya çalışıyor. Kamuoyunda ise sadece kazançları konuşuluyor. Oysa sağlıkta özelleştirme hamleleri sonucunda artık hekimler değil, hastaneler kazanıyor. hekimler ve biz hastalar, potansiyel hastalar ise el birliğiyle çukurun dibine doğru kayıyoruz. Aramızdan bazıları ise dibe çökerkenki sür'atinden keyif alıyor. Bir hikaye ile bitireyim:
Yine babamın memuriyeti nedeniyle bulunduğumuz, Anadolunun güneyindeki bir ilçenin hastanesinde, genel cerrahi uzmanı bir baştabip vardı. Anlatılana göre bu adamın babası, kendisi henüz çocukken öldürülmüş ve zorluklar içinde büyümüş, hekim olmuştu. Memleketi olan ilçeye gelmiş, hemşehrilerine yardımcı olmaktaydı. Başına gelenler aslında ibretlikti.
Bir gün hastaneye acil bir vaka gelir, cerrah olarak kendisi vardır ve hastanın acilen ameliyata alınması gereklidir. Sedyede yatan hastaya bakar, o da ne? Babasının katili önünde yatmaktadır. Yetim kalmasının, türlü sıkıntılar çekmesinin müsebbibi, işte önünde yatmaktadır ve hayatı şimdi hekimin ellerindedir. Tereddüt etmiş midir bilmem ama adamı ameliyat eder ve kurtulmasına vesile olur. (Vesile olur diyorum çünkü "bir hastayı hekim tek başına kurtarır ya da öldürür" demek yanlıştır) Aynı durumda ben olsam yapabilir miydim bunu? Siz olsanız ne yapardınız, size tarifsiz acılar yaşatan o adamı kurtarmaya çabalar mıydınız?
Babamızın katiline yardım etmek şöyle dursun, çok daha ufak sebeplere dayanan husumetimizi, işimize yansıtmaktan çekinmeyiz bazen. Bizler, diğer meslek grupları mensupları, önümüze gelen işi pekala reddedebiliriz. hekimlik öyle mi ya?
Yukarıda linkini verdim, bu yazıyı okuduğunuzda hala çalışıyorsa okuyunca kanınızın çekildiğini hissedeceksiniz. Bir şey hissetmiyorsanız, zaten yazının devamını okumanıza gerek yok.
Hatırlıyorum da çocukluğumda, muayeneye ekseriyetle babam götürürdü bizi. Kendisi de bir memur olmasına rağmen, bazıları arkadaşı, kimisi komşusu olan hekimlere nasıl da saygı duyardı. Bu saygı asla dalkavukluk ya da eziklik değildi, gerektiğinde hakkını arardı. ÖSS'ye girinceye dek bana hep tıp fakültesine girmemi telkin etti. Olmadı, tıp yerine bambaşka bir dalı, hukuku tercih ettim.
Birkaç yıldır, hekimlere saldırılarda bir artış var. Çok sevdiğim, saydığım bir yakınım da mesleğini icra ederken silahlı saldırı sonucu yakın zamanda hayatını kaybetti. Ne yaparsam yapayım ne saldırganlarla ne de hekimlerle empati geliştiremiyorum, ne kadar uğraşsam da olmuyor. Hastane başka bir dünya, hekim-hasta ilişkisi ise bambaşka bir şey. 'ŞEY' diyorum çünkü dağarcığımdaki sözcükler, tanımlar ve cümle kurma kabiliyetim, bu tanımı yapabilmeme elvermiyor.
Eski çağlardan beri tanrının yetenekleriyle donatıldıklarına inanılan ve büyük saygı duyulan hekimler ne oldu da halkın gözünden düştü, saygıdeğerliğini yitirdi ve kolay birer hedef ve adeta av haline geldiler?
Bu sorunun yanıtını kapsamlı şekilde vermek zor ve buraya da yazmakla bitmez ancak, yakın geçmişteki bu ürkütücü değişimin elbette hemen görülebilen bazı sebepleri var. Bunun adına "SAĞLIK POLİTİKASI" deniyor. İçinde "politika" sözcüğü geçen her tamlama gibi tiksindirici.
Önce tam gün yasası, mecburi hizmet, sağlıkta özelleşme, akabinde aile hekimliği uygulamasındaki yanlışlar, iş yeri hekimliğinin yaygınlaştırılmasındaki eksikler, hekimlerin ve meslek örgütlerinin yıllar içinde sistemli ve planlı bir şekilde bilerek ve isteyerek itibarsızlaştırılması işleri buraya kadar getirdi. Hekimin, vatandaşın gözündeki saygınlığı ve üstünlüğü zaman içinde yok oldu. Bunların hepsi, hekimlerin kusuru olmaksızın ama kendileri de birer hekim olan bakan ve bürokratlar tarafından yapıldı. Buna bir de ülkenin genel asayiş sorunları eklendiğinde, bu haberleri daha çok okur, görür, izler hale geliyoruz. Fakülte, TUS, asistanlık, askerlik, mecburi hizmet cenderesinden 35 yaşında ancak çıkabilen hekimler, yani ülkenin kalbur üstü zekaya, muhakeme yeteneğine sahip ve yetişmesi diğer meslek dallarına göre oldukça pahalı uzmanları, birkaç dakika içinde tarihin sayfalarına simsiyah kalemlerle işleniyorlar. İyi de neden?
Sorunun cevabı yine tarihte aslında. İktidarları sorgulayan, monarka baş kaldıran asiler, devrimciler, adına ne derseniz deyin 3 (ÜÇ) okuldan çıkar: TIBBİYE, HARBİYE, ve günümüzde hukuku içinden alsalar da MÜLKİYE. İktidarların başını bu üç okul daima ağrıtır, iktidarın istediği ara elemanı yetiştirmez bu kurumlar. Öyleyse ne yapmalı? Yürüdüğünde kimse peşinden gitmemeli. Halkla bunları düşman etmelisiniz ki önderlik yapamasınlar. Kendi can dertlerine, geçim sıkıntısına düşmeliler ki hiçbir şeyi sorgulamasınlar. Dün Elbistandı, bugün Hakkari, yarın kim bilir neresi olacak. Gidişat belli, çözüm belli ama bir o kadar da zor.
Hekimler çok mu meraklı bunları yaşamaya, bu eziyetlere katlanmaya? Seçenekleri yok. YOK. Hem ettiği yemin hem de mevzuat gereği kendisini sorumlu hissediyor ve mümkün olduğunca her hastaya bakmaya çalışıyor. Kamuoyunda ise sadece kazançları konuşuluyor. Oysa sağlıkta özelleştirme hamleleri sonucunda artık hekimler değil, hastaneler kazanıyor. hekimler ve biz hastalar, potansiyel hastalar ise el birliğiyle çukurun dibine doğru kayıyoruz. Aramızdan bazıları ise dibe çökerkenki sür'atinden keyif alıyor. Bir hikaye ile bitireyim:
Yine babamın memuriyeti nedeniyle bulunduğumuz, Anadolunun güneyindeki bir ilçenin hastanesinde, genel cerrahi uzmanı bir baştabip vardı. Anlatılana göre bu adamın babası, kendisi henüz çocukken öldürülmüş ve zorluklar içinde büyümüş, hekim olmuştu. Memleketi olan ilçeye gelmiş, hemşehrilerine yardımcı olmaktaydı. Başına gelenler aslında ibretlikti.
Bir gün hastaneye acil bir vaka gelir, cerrah olarak kendisi vardır ve hastanın acilen ameliyata alınması gereklidir. Sedyede yatan hastaya bakar, o da ne? Babasının katili önünde yatmaktadır. Yetim kalmasının, türlü sıkıntılar çekmesinin müsebbibi, işte önünde yatmaktadır ve hayatı şimdi hekimin ellerindedir. Tereddüt etmiş midir bilmem ama adamı ameliyat eder ve kurtulmasına vesile olur. (Vesile olur diyorum çünkü "bir hastayı hekim tek başına kurtarır ya da öldürür" demek yanlıştır) Aynı durumda ben olsam yapabilir miydim bunu? Siz olsanız ne yapardınız, size tarifsiz acılar yaşatan o adamı kurtarmaya çabalar mıydınız?
Babamızın katiline yardım etmek şöyle dursun, çok daha ufak sebeplere dayanan husumetimizi, işimize yansıtmaktan çekinmeyiz bazen. Bizler, diğer meslek grupları mensupları, önümüze gelen işi pekala reddedebiliriz. hekimlik öyle mi ya?
Etiketler:
harbiye,
hekim,
hipokrat yemini,
hukuk,
mülkiye,
sağlık politikası,
tıbbiye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)